ROBIN NORWOOD - AŞIRI SEVEN KADINLAR


    Blog yazılarında hep beğendiğim şeylere yer vermeyi samimiyetsiz buluyorum, o yüzden beğenmediğim kitaplara, dizi ve filmlere de ufak da olsa bir yazı hazırlamak, en azından neden beğenmediğimi bir nebze paylaşmak daha isabetli geliyor. Bu türün ilk yazısı da Aşırı Seven Kadınlar hakkında oldu.

    Kitaba birkaç arkadaşımın tavsiyesi üzerine başladım ancak en başından beri önyargılı olduğumu inkar etmeyeceğim. Kitabı sonuna kadar okumayı başardım. Danışanları ile olan görüşmelerini aktardığı kısımlar kendini okutuyor, akıcı. Ancak kitabın üzerinde her ne kadar kategorisi psikoloji olarak belirtilmekte ise de temelde kişisel gelişim kategorisine daha yakın olduğunu söyleyebilirim. 

    Ve ne yazık ki yazarın kitapta dayandığı kuram yetersiz kalıyor. Psikoloji biliminin ilerlemesini, yeni ve daha tutarlı teorileri hiç gözetmeksizin yazar aşırı Freudyen bir bakış açısına sahip. Sevme ve bağlanma şekillerinde problemleri olan tüm kadınların bu sıkıntıları aileye bağlanıyor. Ebeveynlerde alkolizm bulunması, aile içi şiddet ve sevgisizlik sanki tüm problemlerin tek kaynağı olarak ele alınıyor. Elbette problemlerin temeline inildiğinde aile önemli bir faktör, ancak bireysel başkaca unsurları ele almadan, tek problem kaynağını aile olarak alıp basmakalıp bir şekilde "baban alkolikti, o yüzden alkolik ve sorumsuz erkeklere aşık oluyorsun" çıkarımı günümüz psikoloji kuramları da gözetildiğinde çok yetersiz kanaatimce.

    Ayrıca yazar genelleme yapmaya oldukça eğilimli maalesef. Kitapta "aşırı seven kadınlar birbirine benzer" şeklindeki açık cümlelerle de bu fazlası ile göze görünüyor. Bireysel hiçbir faktörün dikkate alınmadığını net bir şekilde söyleyebilirim. Hatta aksine; eğitim durumu, yaş, maddi olanaklar hiç önem arz etmeksizin yazar aşırı seven tüm kadınların benzer davranış örüntülerine sahip olduğunu açıkça belirtiyor. Aşırı genellemelerin hepsinde olduğu gibi bu kitaptaki genelleme de birçok yanlışlık barındırıyor ve okurken beni fazlası ile rahatsız etti.

    Yazar yurt dışında oldukça yaygın olan destek gruplarına oldukça önem atfediyor. Hatta terapiden bile önemli olduğu algısını yarattığı kısımlar dahi bulunmakta. Bireyselliğe önem atfetmeyen bir yazar için oldukça tutarlı bir yaklaşım tabi ki. Böyle bir yazardan bireyselliğin ön plana çıktığı terapiyi yüceltmesini beklemek makul bir yaklaşım değil, elbette genellemelere çok uyan bir şekilde Adsız Alkolikler, Alkolik Yakınları gibi destek gruplarını fazlası ile önemsemesi doğal. Kitapta açıkça bu destek grupları ile desteklenmedikçe terapinin faydasız olacağı, hatta kendisinin bu gruplara katılmayan danışanlara terapi vermediği bilgileri de yer alıyor. Terapinin önemini oldukça iyi bilen bir okuyucu olarak bu yaklaşım da beni oldukça rahatsız etti.

    Son olarak eleştireceğim husus ise yazarın "aşırı sevme hastalığı"nı yenmek için maneviyatın geliştirilmesi gerektiğini dayatması. Yazar din ya da başkaca maneviyat araçlarını kesinlikle tedavi sürecinde danışanın kullanması gerektiğine inanıyor. Öncelikle böyle bir konuda dayatma elbette ki en temelden yanlış. Ancak benim için bir başka soru işareti daha yarattı, böyle bir tavsiye hâli hazırda sağlıklı bir ruh hâli bulunmadığını yazarın da kabul ettiği bir danışanda tamamen kaçma etkisi de oluşturabilir nitelikte. Başına gelenleri herhangi bir kutsal varlığa atfederek danışanı sorumluluktan kaçma yoluna da itebilir nitelikte, oldukça tehlikeli bir tavsiye olarak gördüğümü söyleyebilirim.

    En başından belirttiğim üzere birçok yönden beni tatmin etmeyen, hatta rahatsız eden bir kitap oldu. Ama olumlu birkaç cümle de sarf edebilirim tabi. Ciddi anlamda sevme ve bağlanma problemleri yaşayan kadınlar için kitap belki bir ön farkındalık oluşması amacına hizmet edebilir. Bu kitap akabinde bir uzman ile görüşme yolunu açarak fayda sağlayabilir diye düşünülebilir. Onun dışında danışanlarla yapılan görüşmeleri okumayı seven birisi olarak dediğim gibi o diyalog kısımlarından keyif aldığımı söyleyebilirim. Ve son olarak kitapta (sayısı her ne kadar az olsa da) hoşuma gittiği için altını çizdiğim iki alıntıya yer vererek yazıyı sona erdirmek istiyorum:

"Aşk hakkında ne kadar çok şey söylersek, kendimizle o kadar çelişiyoruz ve aşkın bir yüzünün ötekiyle savaştığını görünce kafa karışıklığı ve hüsranla vazgeçiyor; aşkın kesin olarak tanımlanamayacak kadar kişisel, gizemli ve anlaşılmaz olduğuna karar veriyoruz.

Yunanlılar bizden daha akıllıydı. Onlar, bizim "aşk" adı altında birleştirdiğimiz, birbirinden tamamen farklı iki deneyim için farklı sözcükler kullandılar: eros ve agape. Eros elbette tutkulu aşk anlamına gelirken, agape birbirini gerçekten önemseyen iki birey arasında tutkudan uzak, istikrar ve adanmışlıkla şekillenen ilişkiyi ifade ediyordu."


"Birini yönlendirerek, teşvik ederek ya da zorlayarak değiştirmeye çabalamadan olduğu gibi kabullenmek, çok üst düzeyde bir sevgi biçimidir ve çoğumuz için uygulaması oldukça zordur. Birini değiştirme çabalarımızın temelinde bizim bencil güdülerimiz yatar: Bu değişim sayesinde mutlu olacağımızı düşünürüz. Mutlu olmayı istemenin yanlış bir tarafı yoktur ama mutluluğumuzun kaynağını kendi dışımızda bir yerlere, başka birinin ellerine yerleştirmek kendi hayatımızı değiştirip iyileştirme beceri ve sorumluluğumuzdan kaçındığımızı gösterir."

  

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

I'm here, again

"Aile tüm kötülüklerin iyi niyetle yapıldığı yerdir"

İKİ FOTOĞRAF VE BİR YÜRÜYÜŞLE GELEN İLHAM, STOACI EĞİLİMLER