I'm here, again

     Holaaaa,

    Burdayım be burdayım gibi bir yazı ile sahalardayız efenim. Burayı sık sık boşluyorum, farkındayım, sebepleri ile de yüzleştim. Hayatını çok saklayan bir insan olmasam da dönem dönem içimi o kadar da açmak istemiyorum sanırım, ki burası benim sansürsüz ve karakter limitsiz içimi açma alanım malum. Bir dönem okunma sayım düştü diye de motivasyonum düşmüştü, o geçti ama, hayatımda artık birçok şeyi sayı ile ifade etmeyi bıraktım, nitelik peşindeyiz diyelim. Ama son zamanlarda esas sebep gerçekten buraya ayıracak vakti de zor bulmam. Yazma kısmı en kolay akanı, başına oturunca geliyor devamı. Ama asıl buraya zihnimde bir içerik hazırlamak daha büyük mesai ve ben son zamanlarda o mentali bulamadım gibi. Sonra dedim ki madem öyle, bir içerik hazırlamadan yaz sen de. 6 aydır yoksun nereden baksan, sırf bu döneme şöyle bir dönüp baksan bile neler çıkar dedim ve here we go again.

    Kolay bir 6 ay olmadı öncelikle. Bu sefer sebepler çok da elle tutulur, maddi sebeplerdi, hayatı sorgulama falan gibi bir yerden değildi yani, insanlara söylediğinizde "aa cidden zor, Allah kolaylık versin" dedikleri cinsten şeylerdi. Şimdi bilemiyorum, bunlar mı daha zor, yoksa hayatı sorgularken yaşanan hezeyanlar mı, ama hangisi olursa olsun rutine sağlam bir darbe indirdiği bir gerçek. O sebeple cidden çok çalıştığım, kendimi farklı alanlara da fazlası ile vakit ayırırken bulduğum bir dönem oldu bu 6 ay. İlk darbelerin sarsıntıları geçti, yeniden inşa sürecindeyiz diyelim. Ama bu yıl sonuna kadar belli ki benim için zorlayıcı olmaya devam edecek, bu gerçeği kabul ettim, bakalım bu süreç beni nasıl dönüştürecek, içinden nasıl bir insan olarak çıkacağım diye gözlemliyorum.

    Böylece geldik aslında bu yazının ana temasına. Sürekli ama sürekli değişiyoruz, ama küçük ama büyük ama her türlü farklı bir insan olmaya devam ediyoruz. Bu blog için ilk yazıyı yazan ben ile bu yazıyı yazan ben hem çok farklı hem de özünde aynı ben. Yarın dönüp tüm bu yazılara baktığında muhtemelen kusurlar bulacak, ama yine de iyi ki o zaman için elinden geleni yapmışsın noktasına muhtemelen bir yerde gelecek olan ben de başka ama ben olacak. Bu baktığımda benim için bazen korkutucu. Netlik yok, fazla değişken, bugünün doğruları yarın sorgulanabilir, bugünün red flagları yarın fular olabilir. Ve ben hayatın belirsizliklerle dolu olması ile yaklaşık 30 yıldır o kadar da barışık olan biri değilim. Ama olaya tamamen başka bir yanından bakınca da bu hayatta her şey mümkün. Hiçbir şey ihtimal dışı değil. Değiştikçe olmazlar olur, olurlar da olmasa da olur. O yüzden korktuğum bu değişim olgusuna bu çerçeveden bakıp nelerin olabileceğini gözlemlemeyi tercih ettiğim bir dönemdeyim. Ben değişiyorum, çevrem değişiyor, işime bakış açım değişiyor, hayatta keyif aldığım şeyler değişiyor, hayatta verdiğim çabalar değişiyor, ihtiyaçlarım değişiyor, beklentilerim değişiyor. Ama bazı şeyler de yıllardır aynı kalıyor. Ben hâlâ bulduğum her fırsatta kitap okuyorum, bazen sinemada bazen internette film izliyorum, bazı dizileri takip ediyorum, kulaklıkla müzik ve podcast dinleyerek yürüyorum, her fırsatta tiyatro oyunları takip ediyorum, açıktan falan lisans bölümleri okumaya devam ediyorum (sosyoloji bitmişti, şimdi egzersiz ve spor bilimleri okuyorum), zamanında bu blog içerisinde başka bir tezin bahsi geçerdi (yüksek lisans), şimdi ise bir doktora tezi yazmaya çalışıyorum. Ve en önemlisi hâlâ bağ kurduğum canlı-cansız şeylerle çok derinden bağ kuruyorum. Benim hayatıma bir ucundan girdi iseniz maalesef anlam evrenimde büyük yerler kaplıyor olabilirsiniz.

    Konuyu bu kadar derinlere taşımayı bırakıp hâlâ değişmeyen o şeylerden yazamadığım 6 aylık sürece ilişkin tavsiyeler bırakıp yazıyı noktalamak istiyorum. Aralık sonlarında atölyemiz vesilesiyle Victor E. Frankl - İnsanın Anlam Arayışı'nı tekrar okudum, bu zamana kadar ıskaladı iseniz hacim olarak ince, ama içerik olarak size başka ufuklar açacağına emin olduğum bu kitabı önereyim. Benim emin olduğum 2. okuyuşumdu, belki daha fazla ve yine ihtiyacım olan bir dönemde beni yakalamıştı. Ve ne ironiktir ki anlamdan bahsettiğim bu yazıda önerilen ilk şey oldu. Matt Haig hayranı biri olarak Hayat İmkansız'ı da hemen okudum ve çok çok beğendim, sayesinde İbiza'ya gitmek gibi bir hayal ürettiğim güzel ve akıcı bir kalem. Donald Barthelme - Bazılarımız Dostumuz Colby'yi Tehdit Ediyordu adı ile ilgimi çektiği için aldığım bir öykü kitabıydı, çok hayran kaldığım söylenemez ama bunun bir sebebi de benim öykü türü ile aramdaki mesafe olabilir açıkçası. Jean Teule severim, Sağanak Altında kitabını da okuyup beğendim, ama sıralamam 1. İntihar Dükkanı 2. Dansa Davet 3. Sağanak Altında diyebilirim. Sally Rooney sever olarak İntermezzo'yu okudum ve bir sürü eleştiriye rağmen ben gayet net bir şekilde beğendim. Sonra Sally Rooney'den devam dedim ve Arkadaşlarla Sohbetleri okudum, onu da çok çok sevdim. Niyet ettim kendisi ne yazdı ise okumaya, muhtemelen bu blog içerisinde adını görmeye devam edeceğiz.

    Bayıldığım Paolo Sorrentino'nun son filmi Parthenope yılbaşı günü yeni yıla keyifle merhaba dedirtmişti, film sadece görsel şöleni ile Napoli'ye aşık etmesi için dahi izlenir ki kesinlikle bundan çok daha fazlası. Sinemada izlediğim başkaca filmlere sıra ile yer vereyim; Companion böyle Black Mirror tadında güzel bir filmdi, Mickey 17 de fragmanı ile ilgimi çekip vizyona girmesini beklediğim bir film olarak beklediğime değdi diyebilirim. Ayrıca Murat Menteş'in Şahane Senaryolar atölyesi sayesinde izlediğim muazzam bazı filmleri de bırakıyorum buraya; A Simple Plan (bilindik bir şaheser), Crimen Perfecto (hayatımda en en keyif aldığım filmlerden biri oldu), Das Leben der Anderen (çarpıcı filmler listemizde yerini aldı), Who You Think I Am (yaşlanınca bir tur daha etkilenmek için izleyeceğim o film), 11:14 (hayat nasıl da bir ilişkiler yumağı ama tadında, son saniyeye kadar heyecanı diri tutan bir film), Mientras Duermes (tüyler ürpertici kelimesinin vücut bulmuş hâli bu film ya), An Inspector Calls (sonu belirsiz kalan filmleri genelde pek sevmesem de -ne şaşırdınız demi ama ahahahah- bu film tatlı akışı ile benim için o durumu telafi etti), La Belle Epoque (en sevdiğim filmler dendiğinde aklıma gelen filmler arasında, şiddetli tavsiye), De Gronne Slagtere (ben bu filme nasıl bu kadar geç kaldım ya dedirten enfeslikte, senaryo ayrı oyunculuklar ayrı güzel), Haevnen (hikaye içinde aslında başka bir coğrafyada başka bir hikaye daha anlatan tam bir şaheserdi, yine geç kalmışım ya filmlerinden), Mi Obra Maestra (çılgın sanatçı kafalarına aşık biri olarak beni kalbimden vuran bir filmdir). Yoga okumaları derken Hint mitolojisi ile de içli dışlı olduk malum, o yüzden Disney yapımı Arjun: The Warrior Prince filmini izledim, giriş tadında biraz light bir film, ama fikir sahibi olmak isteyenler bence şans verebilir. Yeni Wes Anderson filmi olan Fenike Planı'nı da iyi ki vizyonda izledim iki gün önce, yine görsel şölen ve yıldızlar geçidi idi, şiddetli tavsiyedir. 

    Alice in Borderland'i geç keşfedip çok sevenlerden oldum, o da bir dizi tavsiyesi olarak yerini alsın. The 8 Show beni gerilim ile yakalayan bir dizi oldu, bu tarz hoşunuza gidiyor ise kesinlikle seveceğiniz bir dizi. Cassandra'yı tabi ki izledim ve gerilimi ile beni yakalayan bir dizi oldu. Mezarlık ilk sezonunu sevdiğim bir polisiye idi, 2. sezonu da başarılı buldum. Gabriel Garcia Marquez hayranı olarak elbette Yüzyıllık Yalnızlık dizisini izledim, o karmaşıklıkta bir roman bence ancak bu kadar güzel diziye uyarlanabilirdi, kitabı ayrı diziyi ayrı tavsiye bırakayım. Gibi ile Prens'in yeni sezonlarını da elbette takipteyim, Gibi'nin final kararını buruk karşılasak da bazı şeyler belki de tadında kalmalıdır, Prens ise bu sezon daha entrikalı daha bir GOT tadını almış diye yorumladım, ayrıca kadroya eklenen isimler de beni baya mutlu etti. İstanbul Ansiklopedisi'ni elbette merak edip izledim ama içimi kıydı desem abartı olmaz, lütfen onu göze alarak bakın. Ata Demirel'in Bir İhtimal Daha Var'ı da öyle çerezlik eğlence niyetine izledim.

    Gelelim tiyatrolara: Suç ve Ceza, İçimizdeki Şeytan, Fareler ve İnsanlar ile Hamlet'in uyarlamalarını izledim. Ayrıca şükürler olsun yıllardır çok merak ettiğim Bir Baba Hamlet'i de izlemek nasip oldu. Devlet tiyatroları sezonu kapatmadan izlediğim son oyun da Kayseri DT'nin Kiralık Konağın Kaba Güldürüsü idi, keyifli bir oyun, önümüzdeki sezonda devam ederlerse şans vermenizi öneririm. Erkan Kolçak Köstendil'in tek kişi olarak sahnede devleştiği 12 Numaralı Adam oyunu da futbolsever bir tiyatrosever olarak beni çok keyiflendirdi. Nurseli İdiz ve Nergis Kumbasar'ı aynı anda sahnede izleme keyfini bize yaşatan Etekler ve Pantolonlar da şükür bana bu sezon nasip olan oyunlardan biri daha oldu. Sezonun benim için son oyunu ise ekibinde canım arkadaşım Göknil'in de yer aldığı yerel bir tiyatro ekibimiz olan Replikart'ın Kaşkariko oyunu oldu ve çok keyif aldım 🌿

    Yürüyüş eşlikçim podcastlere gelince de Deniz Dülgeroğlu'nun Merdiven Altı Terapi'ye yeni bölüm geldikçe dinlemeye devam ediyorum. Ama onun dışında temizlik işinde yıllardır çalışan bir kadının anılarından bahsettiği podcasti Tak Tak: Oda Temizliği'ne aşırı sardım, birkaç bölüm şans verin, sararsa benim gibi müdavim olursunuz zaten.

    Son olarak yeni müzik radarıma girenlerle Spotify listemiz ben buraya yazmasam da sürekli güncelleniyor 🎶 Linki bırakıyor (https://open.spotify.com/playlist/6iYGZYcgMbjjEsbj0T8nEz?si=1e745721090c478f) ve size keyifli bayramlar diliyorum, umarım kısa zamanda yeniden görüşmek üzere 🍀

Yorumlar

  1. Yazmak, belki de hayatın tüm zorluklarına karşı geliştirdiğimiz bir refleks; ama çoğu zaman onun aslında daha fazla zaman ayırmamız gereken bir şans olduğunu fark etmiyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım bundan sonrasında o zaman olur diyelim

      Sil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

"Aile tüm kötülüklerin iyi niyetle yapıldığı yerdir"

İKİ FOTOĞRAF VE BİR YÜRÜYÜŞLE GELEN İLHAM, STOACI EĞİLİMLER